KAPİTALİZMİN SONU
Burjuvazi, Sovyetler dağıldıktan ve “kapitalizm kesin zaferini ilan ettikten“ 20 sene sonra ölmeğe yüz tutan kapitalizmi ayakta tutmanın telaşı içinde çırpınıp duruyor. Bir yandan kısa aralıklı birbiri ardı sıra patlak veren ekonomik krizlerin kapitalist üretim biçiminin doğal sonucu olduğunu göz ardı etmek için “akıla hayale” gelmeyen yalanları piyasaya sürmeye devam ediyor. Diğer yandan da “devletin ekonomiye müdahalesine karşı olduklarını” unutarak krizden kurtulmak için devletini imdatta çağırıyor. Dünün neo-liberal ekonomi politikanın ateşli savunucuları holdinglerin basın yayın organları, USA merkez bankası, finans çevreleri ve özel banklar şimdi devletin ekonomiye müdahale etmesi için üst üste çağrılar çıkarıyorlar. Almanya’da ve dünyada tanımış neo-liberalizmin ateşli savunucusu Deutsche Bank’ın şefi Josef Ackerman “serbest pazar ekonomisi kendi çabasıyla bu krizden çıkamaz” diyerek devletin ekonomiye müdahalesini istemekten geri durmuyor. Nitekim burjuva hükümetleri, kriz karşısında batmakla yüz yüze kalan, bankaları ve holdingleri kurtarmak için kollarını sıvamışlar. Bu çağrıya hemen kulak verenlerin başında gelen Alman maliye bakanı Peer Steinbrück, sözüm ona borsalarda ve bankalarda başlayan “finans krizinin“ reel-ekonomiyi etkileyerek işsizliğin artışına neden olacağı bahanesinin arkasına gizlenip, batan bankaların ve şirketlerin kurtarılması için atağa geçti. Şimdiye kadar ABD hükümeti “ekonomiyi durgunluktan kurtarma“ adı altında 150 milyar dolarlık bir program hazırladı. FED (Amerikan Merkez Bankası) batmaya yüz tutan İnvestment Bankası (yatırım bankası), Bear Stearns, JP Morgan kolayca satın alınmalarını sağlamak için milyarlarca dolarlık devlet garantisi vereceğini ilan etti. Ve yine FED, iflas eden özel bankaların borsalarda batan spekülatif hisse senetlerinin tümünü satın aldı. İngiltere İşçi Partisi’nin yeni hükümeti, yeni “çareler“ arama zahmetine girmeden, batmak üzere olan Bausparkasse (inşat tasarruf kasası) Northern Rock isimli bankayı hemen devletleştirdi. Burjuva devletleri kar eden ekonomik kurumları satıyorlar, batan ve zarar edenleri de devletleştiriyorlar veya devlet yardımını esirgemiyorlar. Peki, burjuva devletlerinin tekellere yönelik bu cömertliği ekonomiyi krizden kurtara bilir mi?.. Tabii ki hayır. Çünkü burjuvazinin iddia ettiği gibi ekonomik kriz “finans krizi” değildir(ve de kapitalist üretim biçiminin dışında bir finans krizinin ortaya çıkmasına da imkan yoktur). Finans krizine neden olan “reel ekonomi” diye adlandırılan kapitalist üretimin gerçekleşme niteliğidir. Kısacası, kar ve pazar için gerçekleştirilen üretim bizzat ekonomik krizin nedenidir. Devletin burjuvaziyi kurtarmak için ekonomiye müdahalesi, ekonomiyi krizden çıkarmıyor, devleti de krizin ve iflasın bataklığına sürüklüyor. Neo-liberal dönemle birlikte devletin elinde kalan gelirler, esas olarak vergilerden ibarettir. Devlet, tekellerin, holdinglerin vergilerin düşürerek, işçilerden, çalışanlardan kısacası “halktan” topladığı vergileri batan bankaları, holdingleri kurtarmak için cömertçe harcarken, işçilere ve çalışanlara harcamak zorunda oldukları sosyal ve ekonomik yardımları ise kısıtlıyor veya ortadan kaldırıyor. Ve böylece yoksulluk da büyük boyutlara çıkmaya devam ediyor. Neo-liberalizm ile birlikte artan işçilerin ve emekçilerin yoksullaşması artık açların isyanına dönüştü. Açların ayaklanmaları kapitalist dünyayı sarsıyor. Burjuvazi, açların isyanlarının nedeni olarak temel tüketim mallarının fiyatlarının artışını göstererek hedef şaşırtmaya çalışıyor. Bunun için de temel besin maddeleri olan tarım ürünlerinin fiyatlarının artışının suçlusu, spekülatörlerin toptancılık yaparak fiyatları yükseltmeleri, petrol fiyatlarının artışıyla tarım üretiminin pahalıya elde edilmesi, dünya nüfusunun her sene 75 milyon artarken, tarım üretim alanlarının genişlemesinin buna ayak uyduramaması, çevre felaketleri diye adlandırılan kuraklık ve sel baskılarının yanı sıra, Çin ve Hindistan’ın “sanayileşmeleri” sonucu tarım ürünlerine yönelik taleplerin artışı gösteriliyor. Bu iddialara ilave edilen pirinç, buğday ve mısır gibi ürünlerin bio yakıt olarak kullanılmasını ve ekim alanlarının büyük bölümleri bio yakıtın hammaddesi olan pirincin, buğdayın ve mısırın ekimi için ayrılmaları ve dünya piyasasında et ve süt ürünlerine olan taleplerin büyük oranda artması karşısında tarlaların meralara dönüştürülmesi v.s. Öne sürülen bu gerekçelerin tüm amacı gerçeklerin ortaya çıkmasını ört pas etmeye yöneliktir. Oysa tarım ürünlerinin de fiyatlarının artışının gerçek suçlusu kapitalizm, uluslar arası tarım tekelleri ve burjuvazinin neo-liberal politikalarıdır. Dünya burjuvazisi, Sovyetlerin dağılması sonrası sermayenin dolaşımının önündeki tüm engelleri kaldırdı. Ama dünya pazarlarına yayılan sermayenin serbest dolaşımından kast edilen hep dünya borsalarındaki spekülatörlerin faaliyeti oldu ve de kapitalist ekonominin krizinin “suçlusu” olarak da bunlar gösterildi. Oysa tam tersine, sermayenin serbest dolaşımının önündeki tüm engellerin kalkmasından en fazla çıkar sağlayan uluslar arası tekeller ve bunları yöneten bankalardır. Bunlar borsaları değil tüm dünya pazarlarını ele geçirdiler. Sanayi başta olmak üzere, ekonominin her alanını kar ve aşırı kar için yatırım alanlarına dönüştürdüler. Bugün ucuz iş gücünün ana merkezleri haline getirilen ve (sahte bir tarzda) dünya ekonomisinin kilit ülkeleri olarak lanse edilen Çin ve Hindistan’da, tarım ve sanayi başta olmak üzere ekonominin tüm sektörlerine yatırım yapanlar, buraları kontrolleri altına alanlar, uluslar arası tekellerdir. Neo-liberal ekonomik-politika, uluslar arası tekellerin çıkarı doğrultusunda yürürlüğe konulmuştur. Bugün uluslar arası burjuvazi, tüm dünya ülkelerini, uluslararası kapitalist pazar ekonomisinin içine çekmiş ve tüm burjuva devletlerini, neo-liberal politikaları uygulamaya koymaya teşvik etmiş ve böylece kar ve aşırı kar için üretimi tüm dünya da egemen kılınmıştır. Kar için üretimin doğal bir sonucu olarak kıran kırana bir rekabetin ortaya çıkması sağlanmış, kar ve rekabet ekonomiyi yönlendiren tek temel unsur olmuştur. Kapitalizmin bu orman kanununun gereği olarak altta kalanlar ezilmiş, büyükler küçükleri yutarak ortadan silmiştir. Uluslar arası burjuvazi, neo-liberal dönemde en büyük operasyonunu tarıma yönelik olarak gerçekleştirdi. Dünyayı tam olarak egemenliği altına alan kapitalist ekonominin kanunları gereği, sanayileşme ve şehirleşme karşısında tarım ekonomisi gerileme sürecinin içine itildi. Ve böylece kapitalist pazarlara ayak uyduramayan, verimli olmayan tarım alanları terk edilip çoraklaştırıldı ve kar getirmeyen tarım ürünlerinin üretiminden vazgeçildi. Tarım alanlarına egemen olan kuraklık, iklimsel faktörlerden ziyade terk edilmiş tarım alanlarının giderek geniş alanları kapsamasından dolayıdır. Burjuva devletleri, gelişen pazar ekonomisi karşısında üretim alanlarından silinme tehdidi ile karşı karşıya olan küçük üreticileri destekleme ve yaşatma politikalarını terk ettiler. Anti-popülizm kampanyalarıyla esas hedef alınan küçük tarım üreticileriydi. Yıllarca devletin desteği ile ayakta kalan küçük tarım üreticileri, iş güçlerini satışa çıkarmaktan başka çare bulamadıkları için köylerini terk edip, şehirlere göç ettiler. Ve de bunun sonucu olarak işsiz ve sefil bir yaşama mahkum edilerek şehirlerin varoşlarında toplandılar. (1) Bugün dünya nüfusunun çoğunluğu kırlarda değil şehirlerde yaşıyor. Artık “geri kalmış tarım ülkeleri“ nakaratı yerini “gelişmekte olan ülkeler“ türküsüne bırakmıştır. Bu gelişmelerin sonucu olarak da sanayileşen tarım, büyük ölçekli işletmelerin egemenliği altına girdi. Bu büyük ölçekli tarım alanlarının büyük bir bölümü ise uluslar arası sermayenin ellerinde ve kontrolü altındadır. Yani tarım üretimine de egemen olan uluslar arası sermayedir. Tüm dünyada bugün tarım ürünlerinin de fiyatlarının artması veya azalmasının belirleyen uluslar tekellerdir. Bunun için tüm dünya ülkelerinde ve aynı anda tarım ürünlerinin fiyatları aşırı boyutlara çıktı. Neo-liberal dönem öncesine göre, tarım ürünlerinin üretiminde azalmalar değil, aksine (önemli boyutlarda) artış söz konusudur. Buna rağmen tarım ürünlerine olan talep arttı. Bunun esas nedeni Çin ve Hindistan başta olmak üzere tüm dünya ülkelerinde, tarım üretiminde istihdam edilen emekçilerin sayısında büyük oranlı azalmaların ortaya çıkmasıdır. Artık kendi tüketim maddelerini üretemeyen, şehirlerin varoşlarında toplanan emekçiler yaşamlarını sürdürmek için (temel besin maddesi olan) tarım ürünlerini satın almak zorunda kalıyorlar. Ama son dönemde ve birden bire tarım ürünlerinin fiyatlarının artışlarına neden olan ise, uluslar arası sermayenin krize giren kapitalist ekonominin yükünü emekçi ve işçi sınıfının sırtına bindirmek istenmesinden dolayıdır. Uluslar arası burjuvazi, krizle birlikte azalan karlarını artı-değer (esas mutlak olarak) oranını yükselterek gidermenin peşinde koşuyor. Burjuvazi iş gücünü düşük ücretler ile satın almak için, işçilerin ve emekçilerin sosyal ve ekonomik haklarının birer birer ortadan kaldırılmasını yeterli bulmuyor, bu sefer de işçi ve emekçilerin zaruri tüketim maddelerinin fiyatlarını yükselterek onları açlığa mahkum edip sömürülerini daha da yoğunlaştırmak istiyor. Yukarda değindiğim, tarım ürünlerin fiyatlarının artışının sahte nedenleri olarak gösterilen gerekçelerin tümü, kapitalist ekonominin dinamizmi olan daha fazla kar etme amacından doğuyor. Örneğin burjuvazi, aşırı kar amaçları için doğayı tahrip etmekten ve olumsuz iklim koşullarının ortaya çıkmasına neden olmaktan vazgeçmedi ve vazgeçmiyor. Brezilya, tarım ürünlerinden bio yakıt elde ederek, IMF’ ye ve Uluslararası Bankalara olan borçlarını ödedi. Brezilya devlet başkanı Lula, iktidara geldiğinde büyük toprakları topraksız köylülere dağıtacağını vaat etmişti. Ama bu talebi yerine getirmedi, bunun nedeni olarak da bio-yakıt üretimi sayesinde, Brezilya’nın petrole ve doğa-gaza olan bağımlılığını asgari düzeye düştüğü iddiasını öne sürdü. Şimdi, dünya kapitalist pazar ekonomisi kanunlarına göre hareket etmek zorunda olan Brezilya’nın tarım ürünlerinden bio yakıt elde ederek “kendini kurtarmaya“ çalışmasından daha doğal ne olabilir?!! “İnsan haklarından” dem vuranlar, kapitalist ekonominin işleyişini göz ardı ederek, onun gereklerini yerine getirenler itiraz etmeleri, kapitalizmin pisliğini ört pas etmekten başka bir amaç taşımadıkları açık değil mi? Bush, Venezüella’nın petrol vesilesi ile Latin-Amerika ülkeleri üstünde etkinlik kurmasını önlemek için, özel olarak neo-liberal politika yanlısı Lula’yı destekliyor ve Brezilya’yı petrole bağımlı olmaktan kurtaran tarım ürünlerinden elde edilen etanol gazının üretilmesini teşvik ediyor. Petrollerine sahip çıkan petrol ve doğal-gaz yataklarını emperyalist sömürü alanlarının dışına çıkarmaya çalışan ve petrolü ucuza satarak Latin-Amerika halklarını, ABD’ye ve uluslar arası petrol şirketlerine bağımlı olmaktan kurtarmayı amaçlayan politikalar, etanol gazının üretimi teşvik edilerek etkisizleştirmek isteniyor. AB ve ABD emperyalistlerinin bu girişimleri göz ardı edilerek ”besin maddelerinin ekim alanları bio yakıt üretimine ayrıldı, bunun için tahıl ürünlerinin fiyatları arttı” yaygaraları, açlık nedeni ile sokaklara dökülen insanların emperyalist-kapitalizm sistemini hedef almalarını önlemeye yöneliktir. Kapitalizmin yaratığı felaketler karşısında yoksulluğunun girdabına sürüklenen dünya halklarının gerçekleri görmemesi için birbiri ardı sıra “papazlar“ ortaya fırlıyor. Bu yeni “papazlar” ise neo-liberalizmin dünyada uygulamasına önderlik eden ve yol gösteren IMF ve Dünya Bankası’nın başkanlarının yanı sıra, BM’nin eski ve yeni genel sekreterleridir. Kofi Annan “dünya nüfusunun 1/7’si her gün aç olarak yatağına gidiyor, 850 milyon insan çok az gıda maddeleri ile yaşamlarını sürdürüyor” laflarını dilinden düşürmüyordu. ABD ‘nin Worldwatsch isimli çevre örgütü ”bugün dünya da 1 milyar insan günlük bir dolardan az parayla yaşamlarını sürdürdüğü sırada kriz onları daha da tehdit ediyor” tespitlerini yapmaktan geri durmuyor. IMF şefi Dominique Straus Kahn “Yiyecek maddelerinin bio yakıt alanlarıyla değiştirilmesi insan haklarının ihlalidir, insanların paraya değil yiyeceğe ihtiyacı var, para toplanarak sorun çözülmez, gerçek olan az yiyeceğin olmasıdır“ diyerek açıklamalarda bulunuyor. Dünya bankası başkanı Robert Zoellick “850 milyon insan açlıkla baş başadır, 33 ülkede yiyecek maddelerinin fiyatlarının yükselmesi nedeni ile huzursuzluklar gelişiyor, isyanlar çıkacak“ laflarıyla acil tedbirler alınmasını talep ediyor. IMF ve Dünya Bankası’nın “açlıkla mücadele yardım örgütü“, ”milyonlarca insanın tenceresinde taş kaynıyor, bu felaket karşısında ayaklanan insanları yatıştırmak için bu ülkelere yönelik mantıksal sosyal programlar yürürlüğe koyulmalıdır“ demekten kendilerini alıkoyamıyor. Bu yarattıkları felaket karşısında ABD ve AB emperyalistleri kuzu postuna bürünerek “yardım severlik“ yarışına girip göz boyamaya çalışıyorlar.
Ama ABD’nin, 200 milyon dolar, AB’nin 500 milyon dolar acil yardım gönderip, açları yatıştırmaya çalışmaları hiç bir işe yaramayacak, çünkü yoksulluk ve temel tüketim maddelerinin fiyatlarının artışı sadece “gelişmekte olan ülkeler” adı verilen yerlerde sınırlı değil. ABD, Almanya ve diğer AB ülkelerinde, Rusya, Çin, Hindistan da dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerinde besin maddesi olan tarım ürünlerinin fiyatları yükselmeye devam ediyor. Nüfus artışının yoksulluğa neden olduğu iddiası, burjuvazinin seneler önce ortaya attığı bir yalandır. Yoksullaşmanın tek nedeni, nüfus artışı değil, artı-değer sömürüsüdür. Nüfus artışı karşısında ekili tarım alanlarının aynı oranda genişleyememesinin tek nedeni ise kapitalizm tarafından kar getirmeyen tarım alanlarının çoraklaşmaya terk edilmesidir. Almanya’nın tarım bakanı (CSU) Seehofer, bir yandan süt ürünlerinin fiyatlarının artışına neden olarak “süper marketlerin baskısını“ gösterip hedef şaşırtmaya çalışırken, diğer yandan, neo-liberal politikaların öncülüğünü yapan AB’nin aldığı kararlar sonrası kar getirmeyen tarım alanları diye çoraklaştırılan yerlerin yeniden üretime açılması önerisini ortaya atıyor ve AB’den bu kararlarını geri almasını talep ediyor. Seehofer’in yiyecek maddelerinin fiyat artışlarını önlemek için böyle talepleri gündeme getirdiği varsayılırsa yanılgıya düşmek kaçınılmaz olur. Çünkü bu tarım arazileri verimli olmadıkları, kar getirmedikleri için ekim alanı olmaktan çıkarıldı. Burjuvazi pazar için üretim ekonomisinden vazgeçmediğine göre, bu yerler nasıl olur da tekrar üretim alanları haline getirilebilir? Burjuvazi ve onun devleti, sosyalizmi yakın bir tehlike olarak görmediği için neo-liberal döneme girdi. Şimdi, neo-liberal politikaları bir tarafa atıp, zarar eden bir işletmeyi yeniden üretime açmalarına imkan var mı? Gen tekniği sayesinde üretimi artırılacağı ve verimsiz arazilerin verimli ve kar getiren araziler haline getirileceği ise bir varsayımdır. Emperyalist-kapitalist ülkeler deki tarım tekellerinin kontrolündeki araştırmalar geri kalmış ülkeleri kobay olarak kullanmak amacıyla gen tekniği sayesinde tarım ürünlerinin artışının sağlanacağını öne sürmekte ve buradaki insanların felaketini hazırlamaktalar. Kaldı ki köylerini terk eden emekçiler şehirlere göç etmişler, her şeye rağmen şehirlere yerleşerek, kırlara göre daha modern bir yaşam alışkanlıkları edinmişler, şehirleşmenin bir sürü nimetinden yararlanma imkanına sahip oluşlar ve özellikle yeni nesil şehirleşmeye adapte olmuştur. Bunların yeniden kırlara dönmelerini veya dönebileceklerini düşünmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Kaldı ki bunlar yeniden kırların yoksulluklarına niye geriye dönsün? Geçimlerini sağlamakta dahi yetersiz kalan verimsiz arazilerini işleterek neyi değiştirecekler. Seehofer gibi burjuvalar kapitalizmin gerçeklerini görmek istemeyerek insanları aldatmanın peşinde koşuyor. Er geç emekçiler, işçiler tüm yoksulluklarının nedeninin kapitalizm olduğunu görmeye başlayacaklar ve başlıyorlar. Burjuva devletlerini gıda yardımları, kanser hastalığını aspirin ile iyileştirmeye çalışmakta öte bir anlam ifade etmiyor. Kapitalizmin gelişmesi sonucu kırları terk ederek şehirlere göç eden Çinli, Hindistanlı emekçilerin gıda ürünlerini satın almak zorunda kalmalarını ve bunun için Çin ve Hindistan devletinin tarım ürünleri ithalini büyük oranlara çıkarmalarını, Çin ve Hindistan’ın zenginleşmesi olarak lanse edip “kapitalizmin refah ve zenginlik yarattığı“ yaygarasının, yoksullaşan Çinli ve Hindistanlı emekçiler tarafından yalanlandığı koşullarda, burjuvazinin gerçekleri kabul etmekten başka çıkar yolu kalmamıştır. Bunun için Marksizm’e yeniden dönülüyor ve burjuvazi yeniden paslanmış silahı anti-komünizme sarılıyor. Ama tüm sosyal ve ekonomik olaylar her geçen gün Marksizm’i doğrulamağa devam ediyor.
YAVUZ YILDIRIMTÜRK - yyildirim1918@hotmail.com
(1) Neo-liberal dönemle birlikte Türkiye’de uygulanan tarım politikası uluslararası bir tarım politikası idi. Türkiye’deki uygulamaların, tüm dünyadaki tarım politikasının bir benzeri olduğu unutulmasın.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Yazı Arşivi
- EMEP’in Sendikal Görüşlerinin Eleştirisi
- Güney Afrika ve Tüm Afrika Gerçeği
- Kılıçdaroğlu Rüzgarı
- Kürt Halkının Ulusal Sorununun Çözümünün İki Alternatifi
- İsa Gözüaçtı'ya Cevap
- Erdal Eren
- Almanya'daki Seçimler ve Göstergeleri
- 12 Eylül Faşist Darbesinin Gerçek Nedenleri
- "Kürt Açılımının" Gerçek Yüzü
- Almanya'daki Seçimler ve Göstergeleri
- TÜRKİYE SOSYALİST HAREKETİNİN BUGÜNKÜ DURUMUNUN NEDENLERİ-- II. BÖLÜM
- TÜRKİYE SOSYALİST HAREKETİNİN BUGÜNKÜ DURUMUNUN NEDENLERİ
- HONDURAS DENEYİMİ
- İRAN'DAKİ PROTESTOLAR VE BURJUVAZİNİN İKİYÜZLÜLÜĞÜ
- İ. SABRİ'NİN İNCİLERİ
- KOMÜNİSTLERİN BİRLİĞİ SORUNU
- BURJUVAZİNİN ÇIKMAZI
- KAPİTALİZMİN KRİZİ TEĞET Mİ GEÇİYOR
- KAPİTALİZMİN KRİZİNİN DEPREMİ
- KAPİTALİZMİN NİTELİĞİ
- 68 OLAYLARI
- DENİZLERİN MÜCADELESİNİN ÇARPITILMASI
- KAPİTALİZMİN SONU
- KEMALİSTLER İLE ŞERİATÇILAR ARASIDNAKİ BİTMEYEN "İKTİDAR"KAVGASI
- DEMOKRATİK DEVRİM-SOSYALİST DEVRİM İKİLEMİNDE KÜRT MİLLİ MESELESİ
- TAYYİP ERDOĞAN ALMANYA'NIN DA SİYASİ GÜNDEMİNİ BELİRLEDİ
- KADIN SORUNU
- KUZEY IRAK'A SALDIRININ AMACI
- HER ŞEYDEN ÖNCE
- 2007 TÜRKİYE SEÇİMLERİ
- TKP'NİN SÜRÜDEN AYRILMA ÇAĞRILARI
- TÜRKİYE'DEKİ SEÇİMLERDE İZLENEN TAKTİKLER
- KADİR YALÇIN'IN YANILGISI
- TÜRKİYE'DE MİLLİYETÇİLİK
- LATİN AMERİKA'DA ORTADOĞU'DA VE TÜRKİYE'DE SON GELİŞMELER
- ORTADOĞUDA EMPERYALİSTLER VE GERİCİLER ARASI SAVAŞ VE BARIŞ SORUNU
- AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİNDEKİ SON KONGRE SEÇİMLERİ VE SONUÇLARI
- SELAMLAR YOLDAŞIM K. YALÇIN
- ÜNİVERSİTELİ GENÇLİK VE SORUNLARI
- BLOLİVYA'DA SOSYALİZME DOĞRU YÜRÜYÜŞ
- "ANTİ-EMPERYALİZM, CEPHE VE TKP" BAŞLIKLI SÖZDE TKP ELEŞTİRİSİ YAZISINA CEVAP
- AYDIN ÇUBUKÇU "TÜRKİYE'NİN TARİHİ FIRSATI"NI KAÇIRMASINI İSTEMİYOR
- İRANLI BİR GRUP ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİNİN HUGO CHAVEZ'E MEKTUBU
- HİZBULLAH LİDERİ FARKLI MI
- KEMAL AKBULUT'U TANIMAK GEREKİRDİ
- İSRAİL'İN LÜBNAN'A SALDIRISI
- KÜRKÇÜ YALAN SÖYLÜYOR
- YÜCEL SARPDERE'NİN YAZISI ÜZERİNE
- YUGOSLAVYA GERÇEĞİ
- AVRPA KONSEYİNİN ANTİ-KOMÜNİST KARARI
- AB'NİN TARIMI ÇÖKERTECEĞİ GÖRÜŞLERİ
- TÜRKİYE'NİN AB'YE GİRİŞİ
- KARİKATÜR TEZGAHI
- AYDINLANMA
- EMPERYALİZMİN ALTERNATİFİ "ULUSAL KAPİTALİZM"
- IRAK KRİZİNİN GERÇEK NEDENLERİ
- S. ALAZ İSMİYLE TDKP'YE SAHİP ÇIKANA BİR KAÇ LAF
- AHMET CENGİZ'İN HABERMAS'IN GÖRÜŞLERİNİN ELEŞTİRİSİ ÜZERİNE
- AVNİ İLE İLGİLİ YAZI
- CSU ŞEFİ ERMUND STOİBER'İN BURJUVA MANEVRALARI
- IRAK'A ASKER GÖNDERME
- 12 Eylül Faşist Darbesinin Gerçek Nedenleri
- "Kürt Açılımının" Gerçek Yüzü
- Almanya'daki Seçimler ve Göstergeleri
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder