16 Mart 2013
22 Ocak 2013
www.yyildirim.de.vu
Emperyalistler, gericiler arası çatışma ve Suriye’deki iç savaş
Kapitalizm;
her gecen gün gerçek niteliğini sergilemeye devam ediyor. Kapitalizmin ekonomik
krizi henüz sona ermeden; emperyalist ve gerici burjuvalar arası pazarların yeniden
paylaşılmasının amaçlayan çatışma, tekrar dünya gündemin de yerini alıyor.
1991
de Sovyetler birliğinin dağılmasından sonra artık “büyük devletler “ arası
hegemonya mücadelesinin sona erdiğinin ! “yaygarası” başlattırmıştı.
Sovyetlerin,
devlet kapitalizminden, liberal kapitalizme geçişin sağlayan baş mimar Gorbaçov,
”Artık çatışmaya ve silahlanmaya gerek olmadığını, her birlikte dünya çapında
ki (global) , sorunlarla, çevrenin
kirlenmesinin ortadan kaldırılmasıyla uğraşmalıyız” çağışının yapıyordu ve “ Dünya
halkılarını barış içinde bir arada yaşamasının şartlarının oluştuğunun da” müjdeliyordu!
Böylece,
kapitalist sistemin egemen olduğu bir dünyada, barışını sağlandığına, gerici savaşların
sona erdiğine dair yalana dayanan propagandayla herkes aldatılmak isteniyordu.
Gorbaçov,
“barışçıl dünyaya” geçildiğinin kanıtlamak için; Sovyetlerin Afganistan
işgaline son vererek, batılı emperyalist devletlerle ve onların vurucu güçleri
şeriatçılarla aralarındaki “buzları” eritiyordu.
Bu arada, “Birleşik Milletlerin”; dünya
barışının sağlanmasının ve ortaya çıkabilecek bölgesel çatışmalara müdahale
edilip, edilemeyeceğinin “karar merkezi”
olduğu da ilan edildi.
Bir
yandan da “çok kutuplu dünyadan” ,”tek kutuplu dünyaya geçildiği “ görüşleriyle emperyalistler arası çelişkinin
ve emperyalist savaşın sone erdiği yalanıyla dünya halkıları “uyutulmaya”
çalışılırken, diğer yandan ise; “Birleşik Milletler örgütünü görevi dünya barışını
sağlamaktır” laflarının ortaya atıldığı sırada çok uluslu
Yugoslavya’nın
parçalanmasını amaçlayan savaş patlak verdi.
Özellikle,
AB ve Almanya, Yugoslavya’nın
parçalanmasını teşvik ederek “iç savaşın” ortaya çıkmasına ve buradaki
ulusların bir birlerini boğazlamalarına neden oldular.
Yugoslavya’nın
egemen gücü Sırplar, bağımsız devletlerini kurmanın peşinde koşan diğer azınlık
ulusları silah zoruyla kendi egemenliği altına almak için katliamlara başlamaktan
çekinmemesi, Yugoslavya’nın parçalanmasını kışkırtan NATO ülkelerinin bölgeye silahlı
müdahalede bulunmasının bahanesini yarattı.
Bu sırada, Yugoslavya’ya müdahale edilmesinin
istemeyen Rusya ve BM devre dışı bırakıldı.
“Hep birlikte dünya barışını sağlayalım “ lafları unutuldu ve batılı
emperyalistlerin vurucu gücü NATO’( bilindiği gibi) Sırp saldırganlığını
durdurmak için bölgeye silahlı müdahalede bulundu.
O
dönemde Rusya, batılı emperyalistlerle, dostluklarını bozmama adına, NATO’nun
Sırbistan’a müdahalesi karşında sesiz kalmayı, boyun eğmeği tercih etti.
Kapitalist-emperyalist
devletler, ‘dünya barışından “ ne kadar çok laf ediyorlarsa, kapitalist –emperyalist devletlerarasındaki
çatışmanın kızışmasına ve emperyalist savaş tehlikesinin gündeme gelmesine o
kadar yaklaşılıyor demektir.
Ama Rusya’nın
Yugoslavya’ya silahlı müdahale edilmesine karşı çıkması, Sovyetlerin etki
alanlarını, Batılı emperyalist devletlere kolayca terk etmeyeceklerinin de bir
göstergesiydi.
Nitekim
bu dönemden sonra ABD emperyalizm vakit geçirmeden Rusya’yı daha da etkisiz
hale getirecek taktiklerini yürürlüğe koydu. İlk önce Varşova paktından ayrılan
doğu-Avrupa ve Baltık ülkelerinin tümünü NATO’ nün üyesi yaptırdı.
Sözde
Rusya’nın gelecekteki saldırılarına karşı onları korumaları altına almış
oluyorlardı!
Diğer
yanda ise; Sovyetler birliğinin üyesi olan ve 1991 de bağımsız devletler haline
gelen, ama Rusya’yla eski siyasi ve ekonomik ilişkilerini sürdüren ülkeleri, ekonomik ve siyasi egemenlikleri altına almak
için vakit kayıp etmeden yola çıktılar.
Bu
amaçları doğrultusun da, Çeçenistan’da ki şeriatçı ayaklanmayı destekleyerek,
özerklik statüsüne sahip olan diğer Kafkasya ülkelerinin de Rusya’dan
ayırmalarını teşvik ediyorlardı.
Biryandan
da, Rusya’nın kendilerine bağımlı hale
gelmesini sağlama amacıyla, onun ekonomisinin belkemiği olan petrol ve doğal-gaz
yataklarının ulusal-arası tekellerinin eline geçmesi için, yoğun girişimlerde
bulunuyorlardı.
Özellikle
Sovyetler dağıldıktan sonra iktidar ele geçiren, Boris N Jelzin, Uluslararası tekellerin Rusya’yı
yağmalamaları için kapıları ardına kadar açıyordu ve kendileri de bu fırsattan yararlanarak ( ve her türlü yolsuzluğa başvurmaktan çekinmeden) multimilyarderler olmaya çalışıyorlardı.
Birden
bire, İç ve dış yağmacı burjuvaların korkunç sömürüleriyle baş, başa kalan
Rusya’daki emekçiler ve işçiler, tam
anlamıyla açlığını, yoksulluğun, perişanlığı içine itildi.
Uluslararası
emperyalist burjuvazi ve onun Rusya’daki uzantıları, adeta bir dönem sosyalizmi
destekleyen ve sosyalizmin yaşaması için Alman faşist saldırganlarını yenilgiye
uğratan Rusyalı işçi ve emekçileri yoksulluğun girdabına iterek, intikam
alıyorlardı.
Oysa
Rusya; dünyanın en zengin petrol ve
doğal-gaz gibi kaynaklara ve Sosyalizminden devir altıkları ekonomik güce
sahipti. Buna rağmen Rusya’daki halkı, dünyanın en yoksul halklarından biri
haline getirilmeğe çalışılıyordu.
Tabii
ki bu soygun karşısında, Rusya’da işçi ve emekçiler ayaklanmaya ve de bir dönem
içinde yaşattıkları sosyalist sisteme olana özlemleriyle mücadele etmeye
başladılar.
Rusya’da
tekrar kapitalizmden, sosyalizme geçmeyi amaçlayan mücadelenin önünü kesmek ve
işçilerin, emekçilerin “ağızına bir parmak bal “çalarak, onları susturmak için,
Jelzin, kendine dokunmayacağının granitsini
veren Putin’in (kendi yerine) devlet başkanı olmasını sağladı.
Rusya,
Putin’in devlet-başkanı olmasıyla birlikte “yeni bir döneme” girdi. Putin; o güne kadar emperyalist- kapitalist burjuvazi
ve dünya gericiliği tarafından karalanan Sovyet dönemini bir bütün olarak ret
edilmesine karşı çıktı ve aradan geçen 10 sene sonra açıkça, Sovyetleri överek
“Rusya toplumun gelişmesinde Sovyetlerin belirleyici rolü olduğunu ve toplumun modernleşmesini
sağladığını” görüşleriyle harekete geçti ve
“özelleştirme “ adı altında Rusya’nın yağmalanmasına karşı çıktı ve
yeniden Sovyet dönemindeki “anti-Amerikancı” milliyetçiliği
diriltti.
Aynı
zamanda, Batılı emperyalistlere boyun eğen, batılı emperyalistlerin önünde “diz
çöken”, onların her isteklerine “ yes Ms” diyen Jelsin ’in “teslimiyetçi
politikasına” son verildi.
Putin
hemen, ABD emperyalizmin Kafkasya’da üsttü olarak seçilen ve Rusya’yı zayıflatmak
için kullanılan Çeçenistan’da ki şeriatçıların egemenliklerine son verdi ve
şeriatçı ayaklanmayı bastırdı.
Ardından,
Amerikan emperyalistlerinin uluslararası petrol şirketlerinin uzantısı petrol
ve doğal-gaz şirketlerin sahipleri “oligarşilerin”
ellerindeki petrol ve doğal-gaz kaynaklarına
el koydu.
Bunların
içinden Amerikan petrol şirketlerinin ortağı ve Rusya’da ki, en büyüğü petrol
ve doğal –gaz Holdingi “Jukos“un varlığına son verdi ve Bu tekelin sahip olan
Michail Chodorkowski habise tıktı. Diğerleriyse “pılısını, pırtısını” toplayıp
Rusya’dan kaçtılar.
Putin;
“oligarşinin ” eldeki petrol şirketlerinin yerine, devlet şirketleri Gazprom ve
Rosnetf’i kurarak, faaliyete geçirdi.
Putin
dönemiyle birlikte, doğal-gaz ve petrol ihracatında büyük bir atılım yapıldı. Bugün
Türkiye dâhil olmak üzere, Avrupa birliğine üye ülkeler; Rus doğal-gazına
bağımlı ülkeler haline getirilmiştir.
Son
günler de, Rusya’nın “dünya devi” haline gelen Rosneft şirketi ,”Rus- İngiliz
ortaklığı “ THK-BP şirketin hisselerinin
tamamını 56 milyar dolara satın aldı ve yine Rosneft; BP %50 hissesini 28 milyar dolarla satın almak
içinde teklifte bulunmuş. Aslı hedefini de, dünyanın en büyük petrol şirketi haline
gelme olarak belirlemiş.
Bugün
ABD’nin “dev-petrol şirketi” ExxonMobil” günde 2,3 milyon varil petrol
çıkarırken, Rosneft 3 milyon varil Petrol çıkarıyor.
Rosneft,
ABD Taksas (Texas) eyaletinde ki petrol
şirketlerinin de ortağı olmaya başlamış.
Putin
dönemiyle birlikte Rusya’nın gayrisafi yurt iç hasılatı: 1.123 milyar Amerikan
dolarından,2.211 milyar dolar (%96,7 oranın
da) artmış.
Dış-ticarete:
149,9 milyar dolardan, 648,4 milyar dolara çıkmış.
Ticari
bilançosu:60,7 milyar dolardan,155,6 milyar dolara (%332 ) ve Dış ülkelerdeki
yatırımı:10,9 milyardan, 114,7 milyar dolara( +%150) tırmanmış.
Dış
borçları:166 milyar dolardan,27,8 milyar dolara.(-83,3%) düşmüş ve yine enflasyon oranı %20,2 den,%8,8 inmiş.
Sanayi
üretimi 100% den, 147% ye (%47) çıkmış. Ücretler (enflasyona oranına göre) 100%
den, 242% ‘e, emekli maaşları 100% den, 331% oran da artmış. Ve yine yoksulluk
oranı, %26 dan % 12,6’e , işsizlik 10,6
dan ,%7,5 düşmüş…… ( rakamlar der Spiegel dergisinin internet sayfasından
alınmıştır)
Bu
gelişmeler karşında ABD emperyalizm, Rusya’nın çevresindeki ülkeleri; onun etki
alanında çıkaracak bir politika izlemeğe daha da ağırlık vermeğe başladı.
İlk
önce “portakal-devrimi” adı altında sözde “diktatörlüğe” karşı “demokrasi” sloganıyla,
yıllardır “batı-kapitalizmin sevdasına” tutulan Ukrayna halkını sokaklar
döktüler ve seçimle kendi adamların hükümete getirdiler. Ama çok geçmeden,
Rusya’nın ambargosu karşında ekonomisi çıkmaza giren ve Batı-kapitalist ülkelerden
yardım alamayan, Ukraynalı batı-kapitalizminin hayranları, seçimlerde
sağladıkları çoğunluğu kayıp ettiler. Ve böylece nüfusunun % 40’nı Rus asılıların oluşturduğu Ukrayna, yenide
“Rusya’nın egemenliği” altına girdi.
ABD
vatandaşı olan ve Gürcistan’dan darbeyle
“devlet başkanı” yapılan Michail Saakaschwill; bölgesindeki diğer
azınlık uluslara karşı izlediği saldırgan politikası; Rusya’nın silahlı güçlere
karşında boşa çıkmasının ve Gürcistan’ı ekonomik olarak daha kötü duruma
getirmesinin belirleyici etkisiyle, son yapılan devlet-başkanlığı seçimini
kayıp etti ve onun yerine, Rus yanlısı ve Rusya da milyarder iş adamı olan
Bidsina Iwanıschwili seçimleri kazanarak devlet başkanı oldu. Böylece ABD emperyalizmi, bölgede ki
önemli etki alanlarından birini daha kayıp etmiş oluyordu.
Orta-Asya
ülkelerin de; ha-keza. ABD emperyalizm, Orta-Asya’nın en güçlü ülkesi olan ve
nüfusun çoğunluğu Rus asıllılarının oluşturduğu Kazakistan üzerinde hiçbir
şekil de etki kuramadı.
Diğer
orta –Asya ülkelerin de ise “demokrasi” çığırışıyla darbelerle hükümete
getirdikleri kişilerin tümü ve de çok geçmeden, iktidarlarını kayıp ederek, yerlerini
Rusya’yla işbirliğinden yana olanlara bırakmak zorunda kaldılar.
Ama ABD
ve diğer “batılı” emperyalistler, (Jelzin döneminde, Rusya’yı avuçlarını içine aldıklarını
zannederek) Sovyetlerin, Orta-Doğu’da, Afrika’da ki egemenlik alanlarını bire,
birer ele geçiriyorlardı.
Özellikle
ABD, Sovyetlerin en önemli etki alanı olan orta-doğu ele geçirmek için zaman
kayıp etmiyordu.
Bir
dönem Sovyetlerle sıkı işbirliği içinde olan ama 1980’lerde ABD’yle “flörtleşmeye” başlayan Saddam oyuna gelip,
askeri saldırılarla orta-doğudaki Arap ülkelerinin üstünde hegemonya kurmak
amacıyla silahlı saldırıya geçmesi, ABD emperyalizminin aradığı fırsatı
yaratmaktan ve Sovyetlerin etki alanı içinde yer alan Arap ülkelerinin de, ABD
ve Avrupa emperyalistlerinin eline geçmesini sağlamaktan başka bir şeye yaramadı.
Yıllardır
Sovyetlerin yardımıyla İsrail ve batılı emperyalistlerin saldırıları karşısında
direnen Filistin , “güvendikleri
Saddam’ın” da emperyalistlerin oyununa gelip, yenilgiye uğramasıyla (ve Mısırın
arabuluculuğuyla) batılı emperyalistlere teslim olmaktan başka çıkar yol
bulamadı! Böylece, ABD emperyalizminin orta-doğuya egemen olmasının önündeki en
önemli engellerden biri daha ortadan kalkmış oluyordu.
Batılı
emperyalistler; Sovyetler dağıldıktan sonra bile, bir taraftan NATO’yu daha da güçlendirirlerken,
diğer yandan sözde silahlanma yarışına son verme adına Rusya’yı askeri olarak
ta etkisizleştirmenin peşinde koşuyorlardı.
NATO’nun
varlığına son vermemelerinin nedeni olarak ta, hiçbir şeklide Dünya’ya egemen
olma gücüne sahip olmayan ve sahip olamayacak olan, Kuzey-Kore, İran gibi
ülkeleri ve kendilerinin besleyip “komünistlere” karşı seferber ettikleri şeriatçıları
göstere biliyorlardı!
Putin,2008
yılın Münih yapılan NATO toplantısı katıldığında, batılı emperyalistlerin
amaçlarını ne olduğunu açıkça görmüş ve onların aslı hedeflerin de yine
Rusya’nın olduğunu anlamış.
Bu
toplantı da, ABD’nin “Füze kalkan sitemini” Polonya’ya ve Türkiye’ye
yerleştirme isteğini NATO’ya kabul ettiriyordu. Böylece, “hedeflerinde ki
ülkenin “ yine Rusya olduğu açığa çıkıyordu.
Ve de, O günde kadar Batılı emperyalistlerin
dillerinden düşürmedikleri “ Rusya’yla stratejik ortaklık” laflarının
palavradan ibaret olduğu anlaşılıyordu.
Münih
toplantısından sonra Rusya, bir taraftan tekrar silahlı güçlerini
geliştirmeye başlarken, diğer yandan ittifak güçlerinin batıda aramaya son
verip, yüzünü doğuya döndüğünü ilan etti.
Nitekim
Kazakistan’ı, Beyaz- Rusya’yı ve kendilerine yakın orta-Asya ülkelerin de
yanına alarak Çin’le yeniden birleştiler.
Sibirya’yla, Çin arasının da inşa edilen
petrol ve doğal gaz boru hattını tamamlayarak, Çin’e Petro ve doğal-gaz akışını
başlattılar.
Rusya,
başka ülkelere silah satışına, Sovyetlerin bıraktığı yerden devam etmeyi (yeniden)
başladı.
Sovyetlerin
silahlandırdığı Hindistan’ın son günlerde ziyaret eden Putin, Hindistan’a
tekrar silah satacağını açıkladı.
Rusya,
sadece Sovyetlerin kayıp edilen etki alanlarını tekrar ele geçirmekle yetine
bir hegemonya politikası izlemiyor. Özellikle ABD ile AB arasında çıkan
çelişkilerden yararlanmaya çalışıyor.
ABD
emperyalistleri, yine II. Emperyalist savaş sonrası batı- Avrupa’nın kapitalist
ülkeleriyle kurdukları “anti-Sovyetler ittifakını” ,”anti-Rusya ittifakı “
biçimine dönüştürerek, sürdürmeyi amaçlıyordu. Ama şimdi karşılarında,
”Komünizm” korkuyla kendilerine sarılan
ve hegemonyaları altına giren “Avrupa burjuvazisi” yok. Çünkü sosyalist ve
sözde sosyalist Sovyetler birliği de yok.
Sovyetler
birliğini yerinde; Avrupa kapitalizmiyle kaynaşan ve giderek Avrupa’da ekonomik
gücüyle etki kurmaya çalışan liberal-kapitalist Rusya var.
Bugün,
Rusya’nın ekonomik olarak iç, içe geçtiği ülkelerin başında; AB’nin en güçlü
ülkesi Almanya yer alıyor.
Suriye
konusunda ABD ile Rusya arasındaki çelişkilerin kızıştığı dönemde, Almanya’nın
Başbakanı Merkel, Rusya’yı ziyaret ederek, yeniden milyarlarca Euro ‘lük
anlaşmaların altına törenlerle imza atıyordu.
İngiltere,
(Rusya’yla kuruduğu ilişkilerinden dolayı) ABD’nin Suriye karşı, güney Kıbrıs’ta ki
askeri üst ’ten yararlanma talebini açıktan geri çevire biliyordu.
Rusya,
bugün “eski komünistin” devlet başkanı olduğu ve AB’nin üyesi Güney Kıbrıs’ı
ele geçirmiş durumda.
Putin,
Sovyetler dönemindeki “ yoldaşlık” ilişkilerinden yararlanarak Rusya’nın, güney
Kıbrıs’ta egemenliğini sağladığına dair yorumlar, Avrupa burjuva yayın
organlarının başlıca işlediği konuların biri haline gelmiştir.
Rusya;
AB’nin ekonomik krizinden etkilene Kıbrıs’a milyarlarca Euro tutarında kredi
açmıştır. Kıbrıs’ın birçok Şehrinin Ruslar tarafında “işgal edildiği”, hata “
Rus mafyasının” kara paralarının akladığı yer olduğuna dair söylentiler, Avrupa
basının-yayın organlarında “bolca” yer alıyor.
Rusya’nın
güney Kıbrıs’a egemen olması; aynı zaman da Suriye’ye yardım için önemli bir mevzi’nin
ele geçirilmesiyle eş anlamlıdır.
“Suriye savaşın
iç yüzü”
Bugün
Suriye’de yoğunlaşan savaş, orta-doğuya egemen olmak isteyen emperyalistler ve
gericiler arası hegemonya mücadelesinin doğrudan bir parçasıdır.
Bu
gerçeği göremeyen sözde sosyalistler;(her zaman olduğu gibi)dünya pazarları
yeniden paylaşmaya çalışan emperyalistlerin ve bölge gericilerinin birden yana
tavır alabiliyorlar.
Eski
Sovyet revizyonizmin uzantıları, “komünist partilerin” kalıntıları, “Suriye
halkının emperyalist işgale karşı savaştıklarına” karar verdiler!
Bir
dönem “Sovyet revizyonizmine karşı olduklarını” ileri sürenler se, 3 dünyacı
Maocu görüşlerin ışığın da “ İran’ı, Suriye’yi hedef alan saldırılara karşıyız”
laflarıyla ve bir avuç adamlarıyla meydanlarda boy gösteriyorlar.
Oysa
bugün(yukarda, da değindiğimiz gibi) Suriye’de bir, birleriyle savaşanlar, emperyalistlerin
doğrudan uzantılardır. Ve “onların adına” Suriye devletine egemen olmak
istiyorlar. Bu savaştan, işçi sınıfının ve emekçi halkın en küçük çıkarı
yoktur.
Kuzey-
Afrika’da kapitalist sisteme ve onun ekonomik krizinin etkilerine karşı
başlayan kitlesel isyan; emperyalistlerin ve kapitalizm savunucusu sözde
sosyalistlerin gayretiyle, nasıl “diktatörlüklere karşı mücadele “ adıyla
burjuvalar arası çıkar çatışmasını aleti haline getirildiyse, şimdi bunun bir benzeri
Suriye’de gerçekleştiriliyor.
Uzun
yıllar önce, “Batılı” Emperyalistler; Arap ülkelerinin de ki Sovyetlerin siyasi
ve ekonomik etkinliklerinin tasfiye etmek ve kendi hegemonyalarını kurmak
amacıyla, “komünizmi” baş düşman olarak gören şeriatçıları örgütleyip, iç
savaşlar başlatıyordu. Bu politikalarına Sovyetler dağıldıktan sonra da bile
devam ettiler ve ediyorlar.
Şeriatçılarla, emperyalist devletlerarasında dostluk ve
ittifak uzun süreli tarihi bir geçmişe sahiptir . Bunun için sözde laik rejimleri
savundukların iddia eden emperyalistler, hiç tereddüt göstermeden, şeriatçıları, sözde diktatörlüklere karşı
demokrasi oyunlarıyla iktidara getirip, şeriatçı diktatörlüklere geçişi
sağlıyorlar.(1)
Nitekim
Kuzey-Afrika’da ki şeriatçı örgütler ve partiler, kapitalizmin yaratığı,
işsizliğe, yoksulluğa, sefalete karşı isyan edenlerin mücadelesini bastırdılar
ve (şimdilik te olsa) mücadelenin kapitalizmi
hedef almasının öne geçtiler.
Suriye’de,
de yoksullar, kapitalizm hedef alan isyan başlatmışlardı. Ama “batılı” emperyalist
devletler, Kuzey Afrika’da uygulamaya koydukları politik oyunların bir benzerin
de Suriye’de, de “sahneye” koydular.
Bu
vesileyle batılı emperyalistler; Sovyetlerin varlığını koşullarında ki
politikasından köklü dönüşümler yapmayan ve diğer Arap ülkeleri gibi
kendilerine teslim olmayan Suriye’deki iktidarın varlığına son vererek,
Rusya’nın orta-doğudaki etkisinin tümüyle silmek istiyorlar.
Ama
Rusya’nın, Sovyetlere ve Sovyetler sonrası Rusya’ya “sadakatle bağı olan
Suriye’yi “ batılı emperyalistlere yem
etmeğe hiç niyeti yoktur.
Rusya’nın
Suriye’yi kayıp etmesi; ( bir dönemle sınırlıda olsa)orta-doğu da ki tüm etkin
alanlarını kayıp etmesiyle ve özellikle ABD’nin ( bölgede ki müttefikleriyle
birlikte) orta-doğunun tek egemen gücü haline gelmesiyle eş anlamlıdır.
Rusya’nın,
orta-doğu da tek askeri üsttü Suriye’dedir ve Suriye’yle ekonomik, siyasi ve
askeri ilişkilerini güçlendirerek sürdürüyor.
Bunun
için Rusya, NATO’nun çeşitli bahaneleri
öne sürerek Suriye’ye de askeri
müdahalede bulunmasına ve BM tekrar
devre dışı bırakılmasına izin vermedi. Savaş gemilerini, daha doğrusu
donanmasını Akdeniz’e indirdi ve Suriye limanları Rus deniz filosunun
demirlediği alan oldu.
Böylece
Suriye’ye askeri müdahale “3.dünya savaşını “ çıkarmayı göz almayı gerekli
kıldığı açıktır.
Bunun
için Türkiye’nin “ dinci Hükümetinin” provokativ girişimlerine en fazla tepki,
ABD’den ve AB ülkelerinden geldi.
Türkiye’nin dinci Hükümetinin
çığırtkanlığı
Özellikle
ABD emperyalizminin Irak’ı işgal etmek için teşebbüse geçerek, tüm orta-doğuya
egemen olmaya çalışmasından sevinç duyan
ülkelerin başında Türkiye geliyordu. Yıllardır ABD emperyalizmine sadakatle
hizmet eden Türk devleti; ABD tarafından “mükâfatlandırmalarının zamanının
geldiği” sanısına kapıldı.
ABD,
Türkiye’nin komşuları ve zengin petrol ve doğal-gaz kaynaklarına sahip, orta-doğu
ülkelerini işgal edecek! Ve de buraları Türkiye’ye bırakıp gidecekti! Türkiye’de
bu fırsatı kaçırmayacak! , Osmanlını mirasçısı olarak, yeniden orta-doğunun
egemen gücü haline gelecek.! Yılardır Osman’ının “şaşaalı dönemiyle “övünüp
duran dinci-gericileri tüm hayâları buydu.
“ Muhteşem Osmanlının” mirasçıları şeriatçılar;
İktidara geldiklerinde bu hayallerini “gerçekleştirmenin” sevdasına tutuldular!
Ama
en büyük “zılgıtı da “hep efendileri ABD’den “yediler” ve ABD, her arzularını “kursaklarında”
bırakmaya devam ediyor.
“II.
Körfez savaşı “ öncesi, ABD’den Kuzey Irak’ı kendilerinin egemenliğine terk
edilmesini istediler. ABD’nin bu isteklerini ret etmesi karşısında, ABD’ye
rağmen, Iraklı Türkmenlere dayanarak, Kuzey Irak egemen olma girişimlerinde
bulundular. Ama ABD’nin sert tepkisi karşında boğun eğmekten, seslerini kesmekten
başka bir şey yapamadılar.
Türkiye’nin
dinci gericilerinin; orta-doğunun yağmalanmasından bay kapmaktan geri durma
diye bir niyetleri yok.
Bir
dönem “düşman belledikleri” ,”aşiret ağaları” diye küçümsedikleri Iraklı
Kürtlerle şimdi “can, ciğer dost” oldular!
Ama
zaman kayıp etmeden, Kürtlerle kurdukları
“kardeşliği”, Iraklı Şii’yi Araplara karşı düşmanlığa dönüştürmeğe
çalışıyorlar.
ABD
emperyalizmi, Irak’taki askerlerin büyük bölümünü geri çekmesi, yıllardan beri
devam eden Kürtlerle, Araplar arasındaki petrol bölgelerine egemen olma çatışmasını
yeniden kızıştırdı.
“Pusuda”
bekleyen Tayyip hükümetine “gün doğdu”
.Hemen “yeni kardeşleri” Kürtlerle birleşerek, Irak’ta iktidarda olan Şii
Araplarla çatışmayı körükleyerek, devreye girdi.
Bu politikayla sözde Irak’ı böleceklerdi ve
Iraklı Kürtleri de “güçlü Türkiye’nin kanatları altına” girmek zorunda kalacak!
Ama
Türkiye’nin körüklediği Araplarla, Kürtler arasındaki çatışmanın savaşa dönüşme
ihtimalinin doğa bileceğini gören ABD emperyalistleri, hemen devreye girdiler
ve Türkiye’yi de bölgeden kovmak istiyorlar.
Irak’ta
yine karşılarında ABD bulan Tayyip hükümeti, bu seferde Suriye’de patlak veren
iç çatışmayı kızıştırılmasını gündemine aldı.
Yugoslavya’daki
Sırplarla, Bosna-Hersek Müslümanları arasındaki çatışmayı kızıştırmanın bir
benzerini şimdi de Suriye’de tezgâhlamak isteniliyor.
Tayyip
hükümeti, Sırp saldırganlarının Bosnalı Müslümanlarına yönelik katliamlarına karşıymışlar
gibi kopardıkların “yaygaranın” bir benzerini” Suriye için geçerli kılıp,
Rusya’yı tekrar etkisiz hale getirebileceklerini zannetti.
Bunun
için Suriyeli Sünni Arapları, ”iç savaş bahanesiyle” Türkiye’ye sığınmalarını teşvik ettiler. Ve böylece
Esat’ın zulmünden kaçan Suriyelilerin “mağdurluklarını” kullanıp, Suriye’ye askeri müdahale edilmesinin
kaçınılmaz olduğunu kanıtlayacaklardı!
Tabii
ki Suriye’ye askeri müdahalenin “baş aktörü” Suriye’nin komşusu Türkiye
olacaktı! Ve Böylece “yeni Osmanlılara” tekrar orta-doğunu kapıları ardına
kadar açılacaktı!
Ne yazık
böylesine hayaller içinde yaşayan dinciler, Türkiye’yi savaş macerası içine
çekebilecek iktidar gücüne sahipler. Ve de hayallerini gerçekleştirmek için,
savaş kışkırtıcılığı yaparak, provokasyon üstüne provokasyon tezgahlamaktan
çekinmiyorlar.
Ne
ilginciyse, (Rusya’yı ikna ederek! )Suriye’deki Rusya’nın sadık müttefiki
Esad’ın iktidarına son verebileceklerini düşüne bilmeleridir!
ABD’yi
Iraktaki hükümeti desteklemekten vazgeçirmeğe ikna edebileceklerini
zannettikleri gibi, Rusya’yı da Esat rejimini desteklemekten
vazgeçirebileceklerini zannedebiliyorlar!
Türk-dincileri
“dehşet adamladır”. “ecdatları” Osmanlılar gibi” çağ açıp, çağ” kapayacaklar!
Ama
Türkiye’nin savaş kışkırtıcı politikasından, en fazla tedirgin olanların başında
ABD ve Avrupa emperyalistleri geliyordu.
Türkiye’nin
provokasyonları; (blöfte olsa bile, yine)
batılı emperyalistleri, Rusya ve Çin’le silahlı çatışmaya sürükleyerek 3. Dünya
savaşının patlak vermesine (uzak bir
ihtimal de olsa) neden olabilecek potansiyeline sahipti.
Bunun
için Türkiye’nin provokasyonları karşısın da, AB bağlı hükümetlerden ve ABD’den,
yüksek sesle karşı çıkışların dile geldi. Ve “Türkiye ateşle oynuyor” görüşleri durmadan saf
ediliyordu.
Nitekim
çok geçmeden Rusya, Türkiye’nin
provokasyonu karşı açık ve üstü kapalı
tehditler savurmaya başladı.
Dinci
hükümet, bu tehditler karşısında, boynun eğip, seslerini kestiler. Ve böylece
“Esad demek, Rusya demek olduğunu” anlamış oldular!
Emperyalistler arası savaş gündemde
değil.
Hali,
hazırda emperyalistler arası savaşın gündemde olabilecek boyutlara tırmanmadığı
somut bir gerçektir.
Bu
rağmen “savaş çığırtkanlığı”
yapılmasının nedeni; Suriye’deki
iç savaşın direk emperyalistler arası savaşa dönüş bilme ihtimalini göz ardı
etmeden ve Rusya’ya rağmen batılı emperyalistlerin (ve Türkiye gibi
yardakçılarına dayanarak) Suriye’ye askeri müdahalede bulunmalarının kolay
olmadığını anlamamaktan ötürüdür.(2)
Tayyip’in
(niyeti olmasına rağmen) Suriye’ye saldırmaya çapı yetmez. Yaygara ve palavradan
başka bir şeye yapmıyor.
Emperyalistler
arası savaş gündem gelmesi sırasında işçi sınıfının ve emekçileri izleyeceği
politik taktikleri Lenin;1914’lerde belirlemiştir.
Lenin’in
parolası; emperyalistler arası savaşa kesinlikle karşı çıkıp, bu savaşı iç
savaşa(yani burjuva iktidarına ve kapitalizme karşı savaşa ) dönüştürmedir.
Ve
yine Lenin’in “ya devrimler emperyalistler arası savaşı önler veya
emperyalistler arası savaş devrimlere yol açar” diyordu.
Günümüz
kapitalist koşulların da, da yine
Lenin’in gericiler arası savaşa karşı görüşleri canlığının ve geçerliğini
koruyor.
Ama
reformistler yine 3 dünyacı görüşleriyle, sözde gündemdeki savaşa karşı
çıkıyorlar!. “İran’a, Suriye yönelik savaşa karşıyız” laflarıyla, gündeme gelmesi muhtemel savaşın
gerici ve dünya pazarların yeniden paylaşımını amaçladığını göz ardı etmeğe
çalışıyorlar.
Sanki
İran’da, Suriye’de işçi ve emekçilerin iktidarı varmışçasına bu lafları
edebiliyorlar.
Oysa
İran, Türkiye gibi ülkeler ’de orta-doğu bölgesine egemen olma amacı
güdüyorlar. Ama buna rağmen,
I. Emperyalist savaş sırasında, II. Enternasyonal’in revizyonistlerin
bakış açısı reformistlere yol
gösteriyor.
Aynen II. Enternasyonalin savaşını gerici
karakterini göz ardı edip, kimin, kime saldıracağı ön plana çıkarıyorlar. Oysa
önemli olan savaşın ve saldırını hangi sınıfın çıkarına tekabül edip, etmediğini
tespit etmektir.
Sanki
İran’ın molaları, Şii mezhep ‘in olanları hamisi kesilerek, bölgeye egemen olma
amacını güden bir politika izlemiyorlarmış gibi! İran “tüyü pak” gösteriyorlar.
Sünni
mezhebinden olanların hamisi olma amacını güden Türkiye’nin, Suudi-Arabistan,
Mısır gibi rakipleri var olduğu halde, Şii mezhebinde olanların tek hamisi İran
olabilir. Şii mezhebinden olanların hamisi olmaya çalışan, İran’a rakip olacak
başka bir ülke dahi yoktur.
Suriye’ye karşı saldırıya gelince; Rusya’ya saldırıyı göze almadan hiç kimse
Suriye’ye saldırıyı göze alamaz. Zaten Rusya bunu açıkça dile getiriyor.
Bunun için esas sorun “İran’a, Suriye’ye yönelik
emperyalist saldırı” değil, gericiler ve emperyalistler arası pazarların
yeniden paylaşımıdır.
Reformistlerin yaptıkları sadece, Suriye’de ki savaşın
gerici savaş olduğunu, bu savaşı devrimci iç savaşa dönüştürmek gerektiğini ve
savaşan gericilerin her iki tarafının da hedef alınmasını zorunluğunu göz ardı
etmedir.
………………………………………………………………………………………………………………………………………….
(1) Bugün
emperyalistlerin, şeriatçıları askeri “laik” diktatörlüklere tercih etmesinin
nedeni şeriatçıların, kapitalizme karşı mücadeleye girişen ama sınıf
bilincinden yoksul olan yığınları, din afyonuyla uyutarak, hatırı sayılır yığınsal güç elde etmelerinden
dolayıdır. Bu yığınsal güçlerine dayanarak;
kapitalizme karşı mücadeleyi gündemde çıkarabiliyorlar.
(2) Aynen 1974’ler den sonrası gibi, Maocu 3 dünyacı
idealist görüşlere dört ele sarılıp, “iki süper güç arasında savaş patlak
vereceğini” ileri sürerek “savaşa karşı mücadele” çağrılarıyla, devrimcileri,
siyasi ve ideolojik olarak etkiliye bildikleri işçileri ve emekçileri, her
gecen gün sömürüsünü durmadan yoğunlaştırmasına rağmen ekonomik krizin
etkisinden sıyrılamayan burjuvaziye ve onu devletine karşı mücadeleden
alıkoymaya çalışmanın bir benzer şimdi
tekrar “sahneye koyulmak” isteniliyor.
Ve
tabi ki o dönemdeki siyasi ve örgütsel gücü olmadan. Şimdiyse “savaşa karşı
çığırtkanlıklarını ” sadece kendilerini duyabiliyor.. Facebook olmasa kendi
seslerini dahi duyuramayacaklar.
……………………………………………………………………………………………………………………………………………
(1)
Amerikan emperyalistleri, Vietnam savaşını kayıp edip, askerlerini Vietnam’dan
çektiği sırada, tüm işbirlikçilerini Amerika’ya götürdü.
Ama Afganistan’dan
askerlerini çeken Gorbaçov çetesi, şeriatçı katillere, komünistlikle hiç
ilişkileri olmayan fakat “komünistler”
diye adlandırılan işbirlikçilerini, (batılı emperyalistlere yaranmak ve onlarla
artık “dost olduklarını” kanıtlamak için) teslim ettiler.
Şeriatçı
katiller sürüsü, bunları “komünizme karşı zaferlerinin” simgesi olarak
şenlikler içinde idam ettiler.
(2)2000
yılında yapılan devlet başkanlığı seçimde büyük bir oy farkıyla Putin, “halkın
seçtiği” devlet başkanı oldu.
2 Haziran 2012
Eren Yoldaşa cevap
Merhaba hocam, cok zaman oldu.
Nasilsin iyimisin ? Yazdigin yazilari mail ile düzenli aliyorum ama hepsini ne
yazikki okuyamiyorum. Fakat bugün Aydin Cubukcu ile ilgili yazilan yaziyi
aldim. Hepsini okudum. Fakat cok dogru bir elestiri gibi gelmedi acikcasi.
"Eğer bir ülkede, feodal sistem ekonomik olarak tasfiye edilmişse, o ülkede devrim aşamasının burjuva demokratik içerikte olmasına imkân yoktur. " ( Y. Yildirim )
Iyide demokrasi mücadelesi sadece feodal gericilige karsi verilmezki? Kapitalizm tekelci asamasiyla "devrimci barutu"nu tüketmesiyle demokrasi mücadelesinin karsisindadir, dolayisiyla demokrasi mücadelesi Sosyalizm mücadelesine hizmet edecek sekilde proleterya ve onun öncüsü tarafindan yürütülür. Bu görüs ancak feodal sistem tasviye edilmisse olarak degilde, burjuva demokrasisi saglanmis, ve burjuva demokratik sorunlar cözülmüsse dogru olabilir.
"Aslında Aydın, burjuva demokratik bir sorunun, kapitalizm koşullarında çözüme kavuşturulmamasına rağmen, bunun sosyalist sistem içinde çözüle bileceğini (Menşevikler gibi) inkâr ediyor."
(...)
"Aydınlarla, tartışılan konu, burjuva içerikli ve objektif olarak kapitalizm koşullarında hal edilmesi söz konusu olan ama halledilemeyen bir ekonomik, sosyal veya siyasi bir talebin elde edilmesinin sosyalizm koşulların da, da mümkün olup, olmadığıdır."
(Y.Yildirim)
Hangi yazida böyle bir inkar yer aliyor? Hic bir alinti yok Aydin Cubukcu'dan. Ayrica gene hangi yazida yada ifadede ulusal sorunun sosyalizm ile cözülemeyecegi iddia ediliyor? Kürt ulusal sorunun sosyalizm ile cözülemeyecegini, sosyalizme gecmeden kapitalizm kosullarinda cözülmesi gerektigini Isci Partisi gibi akimlar dahi iddia etmiyor. Bunuda hemen her sosyalist bilir.
Yazinin genelinde pek cok tarihsel dogru, marksizmin dogrulari ortaya konmus. Fakat bunlar sirf elestiriyi hakli cikarmak ve Marksizme mal etmek adina yapilmis. Aydin Hoca tarafindan iddia edildigi gibi demokrasi sorununun sadece burjuva demokrasisi ile cözülecegi gibi bir görüs belirtilmemistir. Yapilan bir iki alinti ise bu iddia ile alakasizdir. Proleter demokrasi elbette nihai cözümdür fakat bu kapitalizm kosullarinda demokrasi mücadelesi verilmez anlamina gelmez. Fakat bu elestiri tamamen kurmaca ve ne yazikki uydurmaca.
Devrimci Selaml
"Eğer bir ülkede, feodal sistem ekonomik olarak tasfiye edilmişse, o ülkede devrim aşamasının burjuva demokratik içerikte olmasına imkân yoktur. " ( Y. Yildirim )
Iyide demokrasi mücadelesi sadece feodal gericilige karsi verilmezki? Kapitalizm tekelci asamasiyla "devrimci barutu"nu tüketmesiyle demokrasi mücadelesinin karsisindadir, dolayisiyla demokrasi mücadelesi Sosyalizm mücadelesine hizmet edecek sekilde proleterya ve onun öncüsü tarafindan yürütülür. Bu görüs ancak feodal sistem tasviye edilmisse olarak degilde, burjuva demokrasisi saglanmis, ve burjuva demokratik sorunlar cözülmüsse dogru olabilir.
"Aslında Aydın, burjuva demokratik bir sorunun, kapitalizm koşullarında çözüme kavuşturulmamasına rağmen, bunun sosyalist sistem içinde çözüle bileceğini (Menşevikler gibi) inkâr ediyor."
(...)
"Aydınlarla, tartışılan konu, burjuva içerikli ve objektif olarak kapitalizm koşullarında hal edilmesi söz konusu olan ama halledilemeyen bir ekonomik, sosyal veya siyasi bir talebin elde edilmesinin sosyalizm koşulların da, da mümkün olup, olmadığıdır."
(Y.Yildirim)
Hangi yazida böyle bir inkar yer aliyor? Hic bir alinti yok Aydin Cubukcu'dan. Ayrica gene hangi yazida yada ifadede ulusal sorunun sosyalizm ile cözülemeyecegi iddia ediliyor? Kürt ulusal sorunun sosyalizm ile cözülemeyecegini, sosyalizme gecmeden kapitalizm kosullarinda cözülmesi gerektigini Isci Partisi gibi akimlar dahi iddia etmiyor. Bunuda hemen her sosyalist bilir.
Yazinin genelinde pek cok tarihsel dogru, marksizmin dogrulari ortaya konmus. Fakat bunlar sirf elestiriyi hakli cikarmak ve Marksizme mal etmek adina yapilmis. Aydin Hoca tarafindan iddia edildigi gibi demokrasi sorununun sadece burjuva demokrasisi ile cözülecegi gibi bir görüs belirtilmemistir. Yapilan bir iki alinti ise bu iddia ile alakasizdir. Proleter demokrasi elbette nihai cözümdür fakat bu kapitalizm kosullarinda demokrasi mücadelesi verilmez anlamina gelmez. Fakat bu elestiri tamamen kurmaca ve ne yazikki uydurmaca.
Devrimci Selaml
Eren Yoldaşa
cevap
Selamlar
Eren, Aydın'ın görüşlerini eleştirdiğim yazının öne sürdüğü düşünceleri yanlış
buluyorsun. Bu yaptığın alıntıdan da anlaşılacağı gibi
"Eğer
bir ülkede, feodal sistem ekonomik olarak tasfiye edilmişse, o ülkede devrim
aşamasının burjuva demokratik içerikte olmasına imkân yoktur. " burada,
genel bir demokrasi mücadelesinden değil, demokratik-devrim aşamasından (yani
devrimden ve onun karakterinden)
bahsediyorum, Marks'tan yaptığım
alıntıyla "devrim nedir?" sorusuna cevap veriyorum. Eğer bir ülke,
demokratik devrim aşamasında bulunuyorsa, bu ülkede feodal üretim ilişkilerinin
üretici güçlerin gelişmesinin önünde engel olması gerekir.
Feodal
üretim ilişkileri devrimci (veya evrimci) tarzda tasfiye edilmeden, üretici
güçlerin gelişmesini önleyen engele bertaraf edilemez. Bu durumda o ülkede
devrim aşamasının burjuva demokratik karakterde olması gerekir.
Sense,
Türkiye'nin demokratik devrim aşamasından bulunup, bulunmadığı değinmeden,
"demokrasi mücadelesinin" zorunluğunda bahsediyorsun.
Ve yine, bugün Türkiye’de istene ve gündemde
tutulan "demokrasi
mücadelesinin" hangi sınıfsal içerikte ve biçim de olmasının gerekliğini
ileri süren düşüncelerin amacının ne olduğunu da göz ardı ediyorsun. Hiç bir
demokrasi sınıfsal karakter taşımadan var olmaz, "sınıflar üstü"
demokrasi olmaz.
Tabi
ki burjuva demokratik hakları yok eden(veya sınırlayan) gericiliğe ve faşizme
karşı da proletarya genel olarak demokrasi mücadelesini yürütür.
Ama
buna rağmen, anti- faşist mücadelenin amacı, hiçbir koşulda burjuva
demokrasinin ve burjuva demokratik hakların savunulmasıyla sınırlanmayacağı
gibi, genel olarak demokrasi mücadelesinin amacı kapitalizm tasfiye etmektir ve
gündemde olması gereken devrimse, sosyalist devrimdir.
Başka
değişle o ülkedeki anti-faşist mücadele varlığı devrimin, sosyalist devrim
aşamasında olmasının zorunluğunu (objektif
olarak) ortadan kaldıramaz.
Kısacası,
faşizme karşı mücadele var diye devrim aşaması “demokratik devrim “
karakterinde olmaz ve kapitalizme karşı mücadele esas olmaktan çıkmaz.
Şimdi
Aydın ve aynı görüşleri savuna EMEP, evrensel gazetesi, Hayat tv, Ö.D Türkiye’
de “faşist diktatörlük var”, bunun için anti-faşist mücadele ve anti-faşist cephenin kurulması zorunludur diye
bir siyasi çizgi izlemiyorlar,(böyle bir iddiaları yok) ve hata “Türkiye’de faşist diktatörlük
yoktur, bunun için legal sosyalist parti kurula bilinir ve legal faaliyetler
esas alına bilinir “ diyorlar.
Ama
sen, Türkiye’de burjuva “demokrasinin tamamlanmamış
olduğundan” yol çıkarak demokrasi mücadelesinin esas olması gerektiğin
vurgulayıp, demokrasi mücadelesinin varlığı için, “anti-feodal” içerikte bir
mücadeleye gerek yoktur görüşlerini savunuyorsun.
Oysa
bir ülkede “demokrasinin tamamlanmamışlığıyla”
kast edilen, o ülkede feodal kalıntıları
var olması, serfliğin tamamen tasfiye edilememesi ve toprak sorunun tamamen
çözülmemiş olmasıdır. Bunun içinde feodal üretim ilişkileri yaşatan büyük
toprakların, self statüsündeki topraksız köylülere dağıtılması, demokrasinin en
önemli taleplerinden bir olması gerekiyor.
Sen dâhil
hiç kimse Türkiye de feodal kalıntıları tasfiye etmek için var olduğu kadarıyla
toprak sorunun çözmek gerektiğini öne sürmüyor.
1980
şubat kongresinde kabul edilen parti programında yer alan feodal ilişkilerin
varlığını sürdürdüğü toprak ağalarının elindeki toprakların, topraksız
köylülüğe dağıtılması talebi artık benim içinde geçerliğini yitirmiştir. Sovyetlerin
dağılmasıyla da daha da genişletilen neo-liberal politikalar, Türkiye’de de feodal kalıntıların evrimci tarzda tasfiyesin
sağlamış ve self durumda olan köylülüğü sürekli tarım işçileri statüsünde
olmasının belirlemiştir.
Ve
yine Aydınla aynı görüşü paylaşarak sadece “devrimci barutunun tüketen”
burjuvaziyi tekelci burjuvaziyle sınırlıyorsun.
Şimdi
bunun tartışmasına yeniden girmeden, tekelci burjuvazinin gericiliğine,”
demokrasi düşmanı sınıf” karakterinde olmasına değinirsek, Lenin’in
siyasi demokrasinin emperyalist-kapitalist sistem içinde elde edile bileceğini
inkâr etmemiz gerekir. Artık, Burjuva demokrasisi (siyasi demokrasi) tarihsel olarak ilerici bir devlet biçimi
değil ki, gerici tekelci burjuvaziyle çelişki içinde olsun ve hale burjuva
demokrasi, toplumların tarihsel gelişmesinde ilerici bir konumda olsun.
Bunun
için tekelci burjuvazi, burjuva
demokrasine dayanarak iktidarını sürdüre biliyor. Burjuva
demokrasi, sosyalizm doğru ilerleyen
toplumsal gelişmenin önünde engel olan gerici siyasi bir sistemdir ve tarihsel olarak artık
geri bir rejimdi. Bunun için Lenin, burjuva demokrasi tarihsel olarak miadını
doldurmuştur, ama işçi ve emekçi kitleler bunun farkında olmadıkları için
burjuva demokrasiden (sosyalist devrim için mücadele sürecinde) yararlanmaya
çalışılmalıdır. Diyordu.
“Burjuvazinin
devrimci barutunu tüketmiştir le” kast edilen, anti-feodal mücadeleye önderlik
edebilme vasfının kayıp etmesiydi. Ve
yine proletaryanın devrimde önderliğiyle de, yine anti-feodal burjuva demokrasi
için mücadelede öncülüğü kast edilir.
Artık
burjuva demokrasi için mücadelenin, (tarihsel
olarak) toplumun ve üretici güçlerin gelişmesinde bir etkisi yoktu, tam tersine
üretici güçlerinin gelişmesini önleyen gerici (yani kapitalist) toplumun üst
yapısı konumundadır. Toplumsal ilerleyişin önünde bir engeldir.
Bunun
için artık demokrasi mücadelesinin, toplumsal ilerleyişle çatışma içinde
olmayan proleter demokrasi içerikte olması zorunludur. En önemlisi, proletarya
demokrasinin kapitalizm koşulların nüvelerinin inşa edile bilmesidir.
Çarlık
Rusya’sında Sovyetler, Çarlık iktidarını varlığı koşullarında oluşturuldu. Buna benzer proleter demokratik kurumlar,
1918’ler de, Almanya da, Avusturya da ve bazı Avrupa ülkelerinde de
oluşturulmuştu.
Şimdi
ise Latin Amerikan’ın bir çok ülkesinde Sovyetlerin nüvelerinin kurulmaya
çalışıldığına şahit oluyoruz.
Ama
Aydın ve onunla aynı düşünceyi paylaşanlar, hale demokrasinin her sorunun
tarihsel olarak ilerici konumda olan burjuva demokrasinin var olduğu koşullara
göre ele alıyorlar ve burjuva demokrasinin gerici bir kurum olduğunu inkâr
ediyorlar. Bunun içinde çağımızın en gerici sınıf olan tekelci burjuvaziyle,
burjuva demokrasi arasında bir çatışmanın olmadığı görmek istemiyorlar.
Daha
doğrusu onlara günümüz koşulların da (hiçbir
zaman) Proleter demokrasi için mücadelenin esas olduğunu kabul etmediler. Hale
“burjuva devrimler dönemin de” yaşıyorlar!
Tekrar
edersem, tekelci burjuvaziyle, burjuva demokrasi arasında esas olarak bir çelişki
yok. İşte görülmek istenmeyen bu durumdur ve hale 1848’lerdeki gibi burjuva
demokrasini, tarihsel olarak burjuvazinin gericilerin saflarına katılmasına
rağmen ilerici bir siyasi rejim olma özelliğini koruyan bir devlet biçim olarak
ele alınıyor.
“Avrupa
komünizm” adıyla anılan ve revizyonizme kayan “komünist partilerin” kapitalizme
tabi olarak burjuvaziyle uzlaşmak için yaptıkları ilk icraatın proletarya
demokrasi için mücadeleyi terk edip, demokrasi mücadelesini, sözde burjuva
demokrasinin sınırlarını genişletilmesine indirgedikleri biliniyor. Ve bunun
için de programlarında proletarya diktatörlüğü için mücadeleyi ön göre
talepleri çıkardılar.
1980
sonrası yeniden toparlana “ Türkiye sosyalistlerin” demokrasi anlayışlarını ve sözde
demokrasi mücadelesinin içeriğini “Avrupa komünistlerinin “ düşünceler
belirledi. Hep birlikte proletarya demokrasi için mücadele terk edilip, burjuva
demokrasinin sınırların genişletilmesi mücadelesine adapte oldular.
Bunun
için burjuva demokrasinin sözde hale edilmeyen sorunlarının çözümünü esas alan bir
“ demokrasi mücadelesiyle” demokrasinin sınırlarını genişletmeye! Çalışıyorlar.
Aydın’ın
“ulusal sorunun sosyalizmde çözülemeyeceğini” dediğini öne sürdüğümü ve bunu
kanıtlayamadığım iddia ediyorsun.
Aydın’ın,
adı gecen yazısını okuyan birisinin, ulusal sorunun sosyalizm koşullarında, da
çözülebileceğini ileri sürdüğünü söylemesi imkânsızdır. Bunun kanıtlamak için
yazının tümünü alıntı olarak kullanmak gerekir.
Nitekim
sende bunun farkında olduğun için, “demokrasi mücadelesi sosyalizm için
mücadele doğrultusunda yeterince yürütülmüyor gibi bir eleştiri olsa tartışıla
bilinirdi” görüşlerinle reformist görüşleri yumuşatmak için “yeterince yürütülmüyor”
desen dahi gerçeği kabul ediyorsun.
“İşçi
partisi “ örneğini vermen, Aydın’ın görüşlerini niye eleştirdiğimin farkına
varmadığını gösteri. “İşçi partisi” ne
diyor diye hiç takip etmedim. Eğer” ulusal sorunu sosyalizm koşullarında”
çözülür diye bir düşünceyi savunuyorsa, bu onun Kürt halkını ulusal sorunu
karşısında ırkçı, inkârcı, faşist görüşlerini gizlemek için baş vurduğu bir
hile olduğunu ve Kürt halkının ulusal sorununun tartışılmasını gündemde
kaldırmak amacıyla “sosyalizm havale ettiğini ” gösterir.
Aydın’sa
tam tersine, Kürt ulusal çevreleri gibi,
Kürt halkını ulusal sorunun emperyalist-kapitalist sistemi içinde
çözümünü mutlak görüyor. Bunun içinde sosyalist mücadele temelinde ve işçi
sınıfın, emekçilerin sosyal kurtuluşlarına tabii bir tarzda ulusal sorunun
çözümüne karşı çıkıyor.
EMEP,
Aydın, Ö.D evrensel gazetesi “ hayır biz ulusal sorunun sadece
emperyalist-kapitalist sistemi içinde çözümünde yana değiliz” diye görüşler
savunduklarına dair bir tek satır yazı dahi gösterilemez. Onların adına bunu sen
iddia ediyorsun. Hoşcakal.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Yazı Arşivi
- EMEP’in Sendikal Görüşlerinin Eleştirisi
- Güney Afrika ve Tüm Afrika Gerçeği
- Kılıçdaroğlu Rüzgarı
- Kürt Halkının Ulusal Sorununun Çözümünün İki Alternatifi
- İsa Gözüaçtı'ya Cevap
- Erdal Eren
- Almanya'daki Seçimler ve Göstergeleri
- 12 Eylül Faşist Darbesinin Gerçek Nedenleri
- "Kürt Açılımının" Gerçek Yüzü
- Almanya'daki Seçimler ve Göstergeleri
- TÜRKİYE SOSYALİST HAREKETİNİN BUGÜNKÜ DURUMUNUN NEDENLERİ-- II. BÖLÜM
- TÜRKİYE SOSYALİST HAREKETİNİN BUGÜNKÜ DURUMUNUN NEDENLERİ
- HONDURAS DENEYİMİ
- İRAN'DAKİ PROTESTOLAR VE BURJUVAZİNİN İKİYÜZLÜLÜĞÜ
- İ. SABRİ'NİN İNCİLERİ
- KOMÜNİSTLERİN BİRLİĞİ SORUNU
- BURJUVAZİNİN ÇIKMAZI
- KAPİTALİZMİN KRİZİ TEĞET Mİ GEÇİYOR
- KAPİTALİZMİN KRİZİNİN DEPREMİ
- KAPİTALİZMİN NİTELİĞİ
- 68 OLAYLARI
- DENİZLERİN MÜCADELESİNİN ÇARPITILMASI
- KAPİTALİZMİN SONU
- KEMALİSTLER İLE ŞERİATÇILAR ARASIDNAKİ BİTMEYEN "İKTİDAR"KAVGASI
- DEMOKRATİK DEVRİM-SOSYALİST DEVRİM İKİLEMİNDE KÜRT MİLLİ MESELESİ
- TAYYİP ERDOĞAN ALMANYA'NIN DA SİYASİ GÜNDEMİNİ BELİRLEDİ
- KADIN SORUNU
- KUZEY IRAK'A SALDIRININ AMACI
- HER ŞEYDEN ÖNCE
- 2007 TÜRKİYE SEÇİMLERİ
- TKP'NİN SÜRÜDEN AYRILMA ÇAĞRILARI
- TÜRKİYE'DEKİ SEÇİMLERDE İZLENEN TAKTİKLER
- KADİR YALÇIN'IN YANILGISI
- TÜRKİYE'DE MİLLİYETÇİLİK
- LATİN AMERİKA'DA ORTADOĞU'DA VE TÜRKİYE'DE SON GELİŞMELER
- ORTADOĞUDA EMPERYALİSTLER VE GERİCİLER ARASI SAVAŞ VE BARIŞ SORUNU
- AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİNDEKİ SON KONGRE SEÇİMLERİ VE SONUÇLARI
- SELAMLAR YOLDAŞIM K. YALÇIN
- ÜNİVERSİTELİ GENÇLİK VE SORUNLARI
- BLOLİVYA'DA SOSYALİZME DOĞRU YÜRÜYÜŞ
- "ANTİ-EMPERYALİZM, CEPHE VE TKP" BAŞLIKLI SÖZDE TKP ELEŞTİRİSİ YAZISINA CEVAP
- AYDIN ÇUBUKÇU "TÜRKİYE'NİN TARİHİ FIRSATI"NI KAÇIRMASINI İSTEMİYOR
- İRANLI BİR GRUP ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİNİN HUGO CHAVEZ'E MEKTUBU
- HİZBULLAH LİDERİ FARKLI MI
- KEMAL AKBULUT'U TANIMAK GEREKİRDİ
- İSRAİL'İN LÜBNAN'A SALDIRISI
- KÜRKÇÜ YALAN SÖYLÜYOR
- YÜCEL SARPDERE'NİN YAZISI ÜZERİNE
- YUGOSLAVYA GERÇEĞİ
- AVRPA KONSEYİNİN ANTİ-KOMÜNİST KARARI
- AB'NİN TARIMI ÇÖKERTECEĞİ GÖRÜŞLERİ
- TÜRKİYE'NİN AB'YE GİRİŞİ
- KARİKATÜR TEZGAHI
- AYDINLANMA
- EMPERYALİZMİN ALTERNATİFİ "ULUSAL KAPİTALİZM"
- IRAK KRİZİNİN GERÇEK NEDENLERİ
- S. ALAZ İSMİYLE TDKP'YE SAHİP ÇIKANA BİR KAÇ LAF
- AHMET CENGİZ'İN HABERMAS'IN GÖRÜŞLERİNİN ELEŞTİRİSİ ÜZERİNE
- AVNİ İLE İLGİLİ YAZI
- CSU ŞEFİ ERMUND STOİBER'İN BURJUVA MANEVRALARI
- IRAK'A ASKER GÖNDERME
- 12 Eylül Faşist Darbesinin Gerçek Nedenleri
- "Kürt Açılımının" Gerçek Yüzü
- Almanya'daki Seçimler ve Göstergeleri